Üşüyorum anne…

Şair ve hikâye yazarı dostumuz, bayram alışverişini bitirip eşini taksiye bindirdikten sonra kendisi de gazeteye gitmek üzere bir başka taksiye el kaldırdı.
Taksi biraz ileride durdu; yazar, birkaç adımlık bu mesafeyi koşarak araca bindiği için, nefes nefeseydi.
Taksi şoförü, müşterisinden nereye gideceğini öğrenmek için kıstığı radyonun sesini tekrar yükseltti.
***
Radyoda, Anneler Günü programı vardı. Hanım sunucu kısık ve duygusal bir sesle şiir okuyordu. Mısraları o kadar net ve anlaşılır şekilde sıralıyordu ki, sanki her dinleyen o anda ezberleyebilirdi şiiri:
Gurbette her şey tuzak,
Şaşıyorum be anne…
Bu bayram senden uzak
Yaşıyorum be anne…
Duan kalbime ilaç,
Bir gün tokum, bir gün aç,
Sıcaklığına muhtaç;
Üşüyorum be anne…
Özledim her halini,
Yavrum diyen dilini;
Uzat… uzat elini,
Düşüyorum be anne…
***
Genç taksici sol eliyle hızlı bir şekilde birkaç daire çizerek cam kolunu çevirdi; yanaklarını içeri doğru çukurlaştırarak derince son nefesini çektiği sigaranın izmaritini yarıya kadar indirdiği camdan savurdu:
- Pis herifler ne güzel şiir yazıyor, dedi.
İçeri dolan ve arkadaki müşterinin yüzünü yalayarak geçen soğuğu kesmek üzere tekrar camı kaldıran şoför, dikiz aynasından arkaya bakarak:
- İçime oturdu be abi, dedi.
Müşterisi, dudağına ilişen memnuniyet tebessümü ile boşluğa baktı, kendi kendine mırıldandı:
- Pis herif sensin, şiir yazdık da suç mu işledik serseri!
- Efendim abi?
- Yok, bir şey demedim.
……………

Sadık Söztutan / Gözü Yaşlı Öyküler

Öyküler kitap oldu 
Sadık Söztutan’ın 41 tane anne öyküsü “Anneler Günü” anısına Babıali Kültür Yayıncılığı’ndan “Üşüyorum Anne” ismiyle yayınlandı.
(Bilgi için: 0 212 454 21 65)

Beni Unutma…

Öğrencilik yıllarında, pembe tonları fazla, sayfa kenar süsleri çiçekli, kapağında saflığın ve temizliğin sembolü güzel bir kızın fotoğrafı bulunan, “arkadaş hâtıra defteri”ne iki satır çiziktirmemiş kimse var mıdır?
“Öyle bir şey yazayım ki, bu defterdeki en çarpıcı, en güzel, en unutulmaz satırlar benimki olsun” diye dakikalarca kalemin ucunu ısırdığınız hani?
Oysa dön, dolaş, çıkacağınız sokak aynıdır:
“Canım arkadaşım, kalbin kadar temiz bu defterde bana da bu beyaz sayfayı ayırdığın için çok teşekkür ederim.”
Sonra, “Eğer sen gözlerimde bir damla yaş olsaydın, seni kaybetmemek için ağlamazdım” gibi yapay, eğreti, yapmacık bir “aparma” cümle ile sıradanlığın dışına çıkmaya çalışır ve, “Umarım bir gün gelir de bu sayfayı okursan seni çok seven beni hatırlarsın. Unutulmamak dileğiyle” şeklinde noktayı koyarsın.
***
Başarılı mühendis, bir pazar günü evdeki kütüphaneyi yeniden düzenlerken, birden eline otuz iki yıl öncesinin hâtıra defteri geçti.
Bu solgun defterin sayfalarını en son ne zaman açtığını bile hatırlamıyordu.
Yere, halının üzerine çöktü; merak, heyecan ve hüzünle sayfaları çevirmeye başladı.
***
Defterin son sayfasını da okuyup kapattığında, elinde olmadan yaşlı gözlerle, kapısı açık mutfağa baktı, eşi kendisini izliyor mu diye…
Sonra en etkilendiği yazıyı bir kez daha okudu:

“Beni unutma…
Aslında dünyanın en acıklı cümlesidir; ‘Beni unutma.’
Ölmek her şeyi bitirir, ama ‘Beni unutma’ diye vedalaşmak…
Yaşadığını bile bile, aynı yerkürenin üstünde olduğunu hatırlaya hatırlaya bir daha görüşememek…
Ölenin ardından yaşanan yoğun acının da bir sonu vardır.
Ama gidenin ardından duyulan acı, hayat sürdükçe devam eder.

Filmlerde neden hep ayrılık vardır?
Mutlu insanın öyküsü olmadığı için mi?

Ya fotoğraflar…
Ah o unutulmuşluğun hüznünü taşıyan solgun suratlar… Dalgın bakışlar…

Fotoğrafçının sandalyesine oturduğunda, verdiğin o pozun, o duru ve kuru bakışın, bir gün bir gazetede ölüm resmi olarak kullanılacağını hiç düşünür müsün?
Ya da, bir cinayetin, bir trafik kazasının yere serdiği cesedin üzerindeki gazete örtüsünde görüneceğini?

Fotoğraftaki yüzler neden hep mutsuz?
Neden kat kat melankoli tütüyor açtığın her albüm sayfasından?
Gidenlere mi üzülmeli, kalanlara mı?
Yol aynı yol… Hepimiz geçip gidiyoruz işte… Kimi düşe kalka, kimi refah içinde…
Ama son, aynı son…
Sana ‘Beni unutma’ diyeceğim demesine de… ‘zaman’ diye korkunç bir rakibim var biliyorum, nasıl başaracaksın bunu?
Hayat böyle… Yaşanılır ve unutulur.
Her geçen gün, her tükenen saat, hâtıraların üstüne kürek kürek unutkanlık atar.
Ve korkarım, ‘Baki kalan bu kubbede hoş bir sâdâ’ bile değil…
Ben sana ‘beni unutma’ demiyorum sevgili arkadaşım, bana dua et yeter.”
***
Yazının sahibini hatırladı mühendis. Sınıf arkadaşıydılar. Edebiyatı çok iyiydi (B……/C…….)’in. “Gazeteci olduğunu duymuştum, isabet olmuş” diye düşündü.
Birden heyecanla ayağa kalktı, telefonun başına oturdu.
Bir iki telefon trafiği ile yıllardır görmediği arkadaşının numarasını buldu; üstelik spor müdürü olduğu için pazar günü çalışıyordu.
***
Sabah sabah iki telefon sinirini bozmuştu spor müdürünün… Birincisi, numarasını nereden bulduğunu bilmediği mızmız bir okur, futbolda bazı kural değişiklikleri konusunda fikirleri olduğunu anlatıyor, “Benden yararlanın” diyordu. Diğeri şirket içinden, “Taraflı yayın yapıyorsunuz, gazeteye okur kaybettiriyorsunuz” diyen bir bölüm şefiydi…
Üçüncü telefonda sekreteri vardı:
- Mühendis (A……./A……) Bey arıyor, okul arkadaşınızmış.
- Yahu bırak şimdi arkadaşı falan… Başlayacağım şimdi arkadaşa! Ne bu ya, sabah sabah? İnsanlar beni boğmak için anlaşma mı yapmış? Oturalı beş dakika olmadı, telefon telefon… Yok de, not al, salla gitsin, dedi.
Oysa sekreter, “Mühendis (A……../A……) Bey arıyor” dediğinde bağlamıştı.

Sessizce telefonu kapattı mühendis.

Sadık Söztutan / Gözü Yaşlı Öyküler